![]()
![]()
Buna can denir A canım yaralıyım dokunma
Belki de halimi bir gören vardır
Bana aşk denir A canım
Kaderime dokunma
Kim bilir bir yerde bekleyen vardır
Sadece senmisin benim ilacım
Senmisin sadece hayalim tanrım
Aramadın ah aylardır göremedim hergün yandım
Yüreğime binbir sancı neredesin hasret kaldım
Buna can denir A canım yaralıyım dokunma
Belki de halimi bir gören vardır
Bana aşk denir A canım
Kaderime dokunma
Kim bilir bir yerde bekleyen vardır
Sadece senmisin benim ilacım
Senmisin sadece hayalim tanrım
Aramadın ah aylardır göremedim hergün yandım
Yüreğime binbir sancı neredesin hasret kaldım
Söyleyen : Metin Özülkü, Eda Özülkü
Boomp3.comhttp://boomp3.com/listen/17crhemvo_x/eda-and-metin-ozulku-aramadin-aylardir">Boomp3.com>
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
O büyük insanlar, peygamberimizin dizinin dibinde yetişen mübarek insanlar için de bu yol sarp ise bizim halimiz nasıl olur... başımızı secdeden bir ömür boyu kaldırmadan secde etsek bile Allah'ın merhameti olmadan cennete giremezsiniz buyruluyor. korkmamız titrememiz lazım bunları düşünüce Ama havf- reca dengesini de iyi tutturmamız gerekiyor. böyle düşünerek ümitsizliğe düşmek, ye's içinde bulunmak yerine havf edicez, korkucaz tabi ama yanındada Rabbimizin o büyük merhemetine sığınacağız ve reca ediceğiz. Çünkü her zaman söylediğim gibi Rabbimiz bizi bizden fazla düşünür.
-Abdullah Reha Erdem-
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Vefa, sadakat, yardım, dostluk ve bu çizgideki kavramlarla anlatılmak istenen insanlar arasındaki münasebet dokusuna amenna. Hata, nisyan, yanlış, unutma ve benzeri insanî hasletlere de amenna. Zaten insan bu iki çizgi arasında gidip gelen bir varlık. Tabii buna bir üçüncü boyutu ilave etmek gerek. Fakat o şimdilik konumuz değil. Nedir diye merak edenlere bir tek kelime ile söyleyeyim; ihanet.
Geçenlerde bir dost bir münasebetle yakınlarından, dost bildiklerinden yakınmış ve dostluk göstermedikleri gerekçesi ile onlara olan gönül kırıklığından dem tutmuştu. Çeşitli vesilelerle aynı atmosferde biraraya gelip dertleştiğimiz, ayrıca ortak dostlarımız vesilesi ile onun şikayetine vesile olan bazı hadiselere ve perde arkalarına vakıf olduğum için ona bir hatırlatmada bulundum; “önünü görenlerin arkasında dururlar!” İhtimal benden böyle bir çıkış hiç beklemiyordu; onu teskin edeceğimi, belki konuyu çektiği çerçeve içinde konuşup kendisini destekleyeceğimi ve ağzımdan dökülecek cümlelerle rahatlayacağını düşünüyordu. Tam aksi bir duruşu sergileyen bu cümlemle karşılaşınca şok oldu ve “ne demek istiyorsun” dedi.
Ben de tavsiye ve yönlendirme babında söylediğim sözleri umumi olduğunu zannettiğim bir sıkıntıya derman olur düşüncesiyle sizinle paylaşayım istedim.
Herşeyden önce insan, insandır. Melek değil, şeytan hiç değil. Maddî-manevi bir hazine hükmünde kendisine verilen özellikleri yerli yerinde kullandığında sûretâ insan olarak yaratıldığı gibi sîretâ da insan olur, insan. Aksi halde şeytanlara şeytanlık yapacak derekeye bile düşebilir. Bu bir.
İki; insan hata yapabilir, hatasız insan olmaz. Ama muhasebesiz insan da olmaz. Muhasebe insana doğrusu ile yanlışını, hatası ile sevabını bizzat kendisinin görmesini sağlar.
Üç; hata yapmak ne kadar tabiî ve fıtrî ise hatadan dönmek de o kadar tabiî ve fıtridir; öyle olmalıdır. Muhasebesi neticesi herhangi bir davranışının hata olduğunu anlayan insanın, eğer insansa, eğer insanî özelliklerini hâlâ yitirmedi ise yapacağı tek şey vardır; hatasından anında dönmek.
Sonuncu hususa gelince; insan olayları öncelemesini bilmelidir. Şuuru sayesinde yapacaktır insan bunu ki o şuur onu hayvanlardan, nebattattan ayıran yegâne özelliktir. Halk tabiriyle “Perşembe’nin gelişini Çarşamba’dan görecektir.” Hangi Çarşamba? Perşembe’den bir gün önceki Çarşamba değil, bir hafta önceki Çarşamba, bir ay önceki, bir yıl önceki, on-yirmi-otuz yıl önceki Çarşamba. Tabii bu Çarşamba’nın hangi Çarşamba olacağı insanın bilgi ve tecrübe ufkuna, içinde yaşadığı dünyada cereyan eden hemen her bir hadiseye bakış ve değerlendiriş ufkuna göre değişir
Bu hatırlatmalardan sonra gelelim ana mevzuya; dedim ki o arkadaşıma: “kimseyi arkamda durmuyor, kara gün dostu olmuyorlar diye itham etme. Çünkü önünü görenlerin arkasında dururlar. Sen önünü görmüyorsun. Yaptığın hatalar; bir; kendini hatasız kabul ediyorsun; yanlış yapmam diyorsun, her yaptığım doğrudur köşkünde saltanat sürmeye çalışıyorsun. İki; beşer olarak hata yapmayacağını zannettiğin için muhasebeye de durmuyorsun. Kendini, düşüncelerini, davranışlarını eleştiri süzgecinden geçirmiyorsun. Sesli düşünüyorsun, düşündüğünü hemen hayata geçiriyorsun. Dolayısıyla dile getirdiğin düşüncelerinin, fiiliyata döktüğün davranışlarının ne öncesinde ne de sonrasında, sen Sana hesab vermiyorsun. Üç; bunu yapmadığın için hatanı-yanlışını göremiyor, geriye dönemiyor, hatanda, yanlışında ısrarcı oluyorsun. Farklı bir perspektiften hadiseleri gözlemleyen ve senin yanlışlarını gören dostların ise, seni uyarıyor, bu gidişin gidiş olamadığını söylüyor ama sen onlara da kulak asmıyorsun. Ve nihayet gemi karaya oturuyor, hatalarının seni sürüklediği mecburi limanda gemin batıyor ve sen etrafında hiç kimseyi göremiyor, bulamıyorsun. Bu defa da “nerede kalmış dostluk, niye arkamda durmuyorlar, iyi gün dostuymuş bu insanlar vs” diye ithamlarda, karalamalarda bulunuyorsun. Netice, iyice yalnızlaşıyorsun. Azizim! Hata sende. Unutma: “önünü görenlerin arkasında dururlar.”
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardi.
Kral, daha çocuklugundan itbaren arkadas oldugu, birlikte büyüdügü bir dostunu hiç yanindan ayirmazdi.
Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi.
Ister kendi basina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kötü, her olay karsisinda hep ayni seyi söylerdi:
"Bunda da bir hayir var!"
Bir gün kralla arkadasi birlikte ava çiktilar.
Kralin arkadasi tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu.
Arkadasi muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tüfegi geriye dogru patladi ve kralin bas parmagi koptu.
Durumu gören arkadasi her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayir var!"
Kral aci ve öfkeyle bagirdi:
"Bunda hayir filan yok! Görmüyor musun, parmagim koptu?"
Ve sonra da kizginligi geçmedigi için arkadasini zindana attirdi.
Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigi ve aslinda uzak durmasi gereken bir bölgede birkaç adamiyla birlikte avlaniyordu.
Yamyamlar onlari ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.
Ellerini, ayaklarini bagladilar ve köyün meydanina odun yigdilar.
Sonra da odunlarin ortasina diktikleri direklere bagladilar.
Tam odunlari tutusturmaya geliyorlardi ki, kralin basparmaginin olmadigini farkettiler.
Bu kabile, batil inançlari nedeniyle uzuvlarindan biri eksik olan insanlari yemiyordu.
Böyle bir insani yedikleri takdirde baslarina kötü olaylar gelecegine inaniyorlardi.
Bu korkuyla, krali çözdüler ve saliverdiler.
Diger adamlari ise pisirip yediler.
Sarayina döndügünde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesinde gerçeklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina reva gördügü muameleden dolayi pisman oldu.
Hemen zindana kostu ve zindandan çikardigi arkadasina basindan geçenleri bir bir anlatti.
"Hakliymissin!" dedi.
"Parmagimin kopmasinda gerçekten de bir hayir varmis. Iste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttugum için özür diliyorum. Yaptigim çok haksiz ve kötü birseydi."
"Hayir" diye karsilik verdi arkadasi. "Bunda da bir hayir var."
"Ne diyorsun Allah askina?"
diye hayretle bagirdi kral.
"Bir arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir."
"Düsünsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degil mi?" Ve sonrasini düsünsene?
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İkisi de " Ben Mecnûn'um" diyordu. Devrin padişahının kulağına ulaştı iki Mecnûn'un varlığı... Olmamalı idi böyle bir şey!! Öyle ya şu koca âlemde tek bir Leylâ var; nasıl olur iki Mecnûn!?...
Birisi aşkında kesinlikle sahtekardı padişaha göre...
Ferman çıkardı padişah " Tiz gele her iki Mecnûn olma iddiasındakiler! "
Ferman padişahın, derhal huzura getirildi iki Mecnûn'da... Padişah sordu:
" Bir Leylâ var ne olaki iki Mecnûn? Birinizden biriniz yalancı, sahtekar! İşimi uzatmayın, hanginiz söyleyin bana hakiki Mecnûn!?.. "
İkisi birden dediler: " Padişahım Mecnûn benim! "
Padişah " imtihan ederim, yazık olur size, doğruyu söyleyin! " dedi. İkisi birden yine " imtihanına razıyız ey ulu hükümdar" dediler.
Padişan emr buyurdu " Hemen kütük ve balta gelsin! " " Hanginiz hakiki Mecnûn şimdi anlayacağız " dedi.
" Leylâ'ya olan aşkı için kim elini kestirirse onun Mecnûn olduğunu anlayacağım... " Derhal atıldı Mecnûn'luk iddiasında bulunanlardan biri:
" Kes hünkârım! Bu el Leylâ'ma kurban olsun! "
Koydu elini kütüğe, baltayı vurdu cellat ve eli kesik halde feryâd etti o :
" Leylâ'm! Leyla'm!... "
Diger Mecnûnluk iddiasında olana yöneldi cellat:
" Hadi bakalım sıra sende anlayacağız şimdi sen mi Mecnûn; o mu Mecnûn!..."
Mecnûn, öyle bir bakışla baktı ki cellada, cellad korkusundan üç beş adım geriledi.
" Behey adam! " dedi Mecnûn..
" Behey adam! Ben Leylâ'mın elini kestirmeeeemmm! "
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı